Ara
  • ilker KALDI

Depremin Ardından...

Deprem gerçeğiyle bu defa İzmir’de bir kez daha karşılaştık. Bu yazının yazıldığı saatlerde 114 canı yitirdik, bini aşkın yaralımız var. Yıkılan, ağır hasar gören binalar, alt üst olan

yaşamlar ve yeniden toparlanma telaşı…

Her deprem bize onca acı ve kayıp yaşatmasına rağmen biz depremden ders alıp ona hazırlık yapan bir toplum değiliz, hiç de olmadık. Çünkü böyle olabilmek için gereken şu üç özellikten yoksunuz:

· Bilimin yol göstericiliğine inanmıyoruz,

· Hiç kimse sorumluluk üstlenmiyor,

· İnsan değil, rant odaklı yaşıyoruz.


İnanç, bilime engel değildir. Deprem gibi “yerbilim” incelemelerinin kapsamına giren bir konuyu “Allah’ın takdiri”, “günahların bedeli”, “kıyamet provası” gibi cehalet dolu söylemlerle açıklamaya kalkışmak en başta dine ve Allah’ yapılabilecek en büyük hakarettir.

Doğru. İnanan insanlar için deprem “Allah’ın takdiri”dir. Ancak bu durum, onun bilim tarafından açıklanan bir doğa olayı olduğunu değiştirmez. Hele hele depremin yıkıcı ve can yakıcı sonuçlarının “takdiri ilahi”, “günahların bedeli”, “kıyamet provası” gibi saçmalıklarla açıklanması kabul edilemez. Deprem ne kadar kaçınılmaz ise, yıkıcı ve can yakıcı sonuçları o kadar öngörülebilir ve engellenebilir bir durumdur. Yeter ki hayatımızı sürdürürken bilimin yol göstericiliğinden ayrılmayalım. Yoksa içlerinde “Diyanet İşleri Başkanı”nın da bulunduğu gruba inanırsak, Japonya’da 8 şiddetindeki depremde bir kişinin burnu bile kanamazken, 7 şiddetindeki depremde kaybettiğimiz 114 canı sorgulamaya gerek kalmaz. Sorumluların yakasına yapışmaya gerek kalmaz. “Takdiri ilahi” der ve geçeriz. Taa ki bir dahaki depreme kadar. Deprem gerçeğinin sonuçlarını böylesine hurafeleştiren aynı anlayış gece yatarken evinin kapısını kilitlemeyi ihmal etmiyor. Kendisi söz konusu olunca “takdir, tevekkül” falan kalmıyor. Çelişkiyi hatırlatırsanız size şöyle yanıt verirler: “Evvela tedbir, sonra tevekkül”. Evet, deprem Allah’ın takdiri olabilir ancak yıkıcı ve can yakıcı sonuçları bilimin yol göstericiliğinde en aza indirilebilir bir durumdur. Her şeyden önce bunu kabullenmek zorundayız.

Yıkılan binaların altında kalan yalnızca canlarımız değil. Devletin, belediyelerin itibarı da o enkazların altında, binaları yapan müteahhitlerin, projeyi çizen, kontrol eden mühendislerin iş ahlakı da o enkazların altında kaldı. Ortaya çıkan sonuçtan hiç kimse üzerine düşen sorumluluğu üstlenmiyor. Herkes sorumluluğu birbirinin üzerine atıyor. En sonunda günah keçisi bulunuyor: canı, malı enkaz altında kalan vatandaş. “Canım onlar da çürük binada oturmasaymış…” Sorumluların sorumluluk üstlenmediği, sorumluluk üstlenmeyenlerin de örnek alınacak ve ibret olacak biçimde cezalandırılmadığı bir sistemde benzer sonuçlarla karşılaşmaya devam etmek şaşırtıcı olmayacaktır.

Dünyada en çok müteahhite sahip ülkeyiz. İşini iyi yapan bir avuç müteahhidi bir tarafa bırakırsak geri kalanların tamamı vatandaşlar üzerinden oluşan rantı yiyerek palazlanıyor. Çünkü bizim sistemimiz insanın refah içinde yaşamasını değil; sisteme arka çıkanlar için rant oluşturmayı esas alan bir sistem. O sebeple binalar çöküyor, yollarda su birikiyor, asfalt kısa sürede eskiyor… O yüzden işçiler iş kazasında ölüyor, haklarını alamadan işsiz kalıyor, haklarını aramaya kalktıklarında tepelerine biniliyor.

Sonra da bu gerçeklerin üzerini örtmek için duyguları kullanan hikâyelerle oyalanıyoruz. Depremden altmışbeş saat sonra kurtarılan “Elif”, doksanbir saat sonra kurtarılan “Ayda”nın yaşamaları, kurtarılmaları “mucize” olarak nitelendiriliyor, dramatik müzikler ve görüntüler eşliğinde, duygusal kurgularla basit gerçekler gözümüzden kaçırılıyor. Eğer herkes üzerine düşen sorumluluğu üstlenerek işini yapsaydı, bilimin yol göstericiliğinde hareket edilseydi, “rant” değil, “insan” odaklı bir anlayış egemen olsaydı, bu yavruların canlarını kurtarması “mucize” olmazdı. Marifet, “Ayda”yı doksanbir saat sonra sistemin de altında kaldığı o enkazdan kurtarmak değil, o enkazın altında hiç bırakmamaktır.

17 görüntüleme

BİZDEN HER DEFASINDA, DAHA İYİSİNİ İSTEYİN!